Yayınlanma Tarihi: 03/11/2020 tarafından

Haldun Taner ve Türk Tiyatrosu

Haldun Taner sadece bir oyun yazarı değil, Türkiye’de eserleriyle de tiyatronun önünü açmış bir öncüdür. Peki onu ne kadar iyi tanıyoruz? Haldun Taner kimdir ve neden Türk tiyatrosunun mihenk taşı olarak kabul edilir?

 

Haldun Taner kimdir?

Haldun Taner’in, Türkiye’de epik tiyatro ve kabare tiyatrosunun öncülerinden olduğu bilgisi hemen her araştırmada karşınıza çıkar. Hakkında az çok bilinen biyografisine girmeden, bir noktaya dikkat çekmek sanırım yerinde olacak: Üstadın fotoğraflarına bir bakın önce… Gülümsemediği pek az kare görürsünüz. Yüzünde gülücüğün eksik olduğu karelerde ise gözlerinin güldüğünü görürsünüz. Bu tahminen ondaki çocuksu coşkunun ama ondan da çok sürekli bir şeyler düşünen bir zihnin göstergesidir. Ve tahminen biraz da huzur… Yaşadıklarını, görüp gözlemlediklerini hiç bilmeyenlere, yüreğinden geçtiği gibi yazıp aktarmanın huzuru…

Babasız çocukluk ve arka plandaki savaş

Oysa Haldun Taner’in çocukluğu pek de öyle huzurlu geçmiştir diyemeyiz. 16 Mart 1915’te Meclis-i Mebusan İstanbul Milletvekili ve Darülfünun’da Devletler Hukuku Profesörü Ahmet Selahattin Bey ile Seza Hanım’ın oğlu olarak İstanbul Çemberlitaş’ta dünyaya gelir. Beş yaşındayken babasını kaybeder. Bir İstanbul sakini olarak bütün çocukluğu Birinci Dünya Savaşı da dahil savaşlar, işgaller, ülke çapında verilen Kurtuluş Savaşı; eski bir imparatorluğun yıkılması, yeni bir cumhuriyetin kurulması ama ne olursa olsun belirsiz bir geleceğin gölgesinde geçer.

Babasını kaybettikten sonra anne tarafından dedesi, Matbaa-i Amire Müdürü Hamid Bey’in de davetiyle Saraçhanebaşı’ndaki konağa taşınır ve orada büyür. Tatil günlerinde dedesinin matbaasında çalıştığı için dönemin ünlü yazarlarını da o mürekkep kokulu atmosferde tanıma fırsatı bulur. 1935 yılında yatılı olarak başladığı Galatasaray Lisesi’nden mezun olur ve devlet tarafından Heidelberg Üniversitesi’nde ekonomi ve politika üzerine eğitim almaya gönderilir. Okula üç yıl devam eder. Yakalandığı ağır tüberküloz nedeniyle okulu bitiremez, yurda döner. İstanbul Erenköy’deki Erenköy Sanatoryumu’nda (bugünkü Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi) tedavi görmeye başlar.

Yazarak yaşama tutunmak

Haldun Taner için “yazarak hayata tutundu” demek pek de yanlış olmaz çünkü tüberküloz tedavisi gördüğü dönemde önce Ankara Radyosu için skeçler yazmaya başlar. Bu, aynı zamanda onun hayatındaki dönüm noktasıdır. Politika ve ekonomiye eğileceğini, üniversitelerde bu alanda eğitim vereceğini zannederken kendini bir anda elinde kalemle yazarken bulur. İlk öyküsü Töhmet’i 1946 yılında Yedigün dergisinde yayınlatır. Konuları politikaya dayalı öykülerini “Yaşasın Demokrasi” adlı kitapta toplar ve 1949’da yayınlatır.

Eğitimiyle ilgili kararlarında da bir kırılma yaşar. İstanbul Üniversitesi Alman Filolojisi’ne kaydolur ve 1950 yılında bu bölümden mezun olur. Hemen arkasından da Sanat Tarihi Bölümü’nde asistan olarak göreve başlar. Eğitimini siyaset ve ekonomi üzerine alırken, dedesinin matbaasında okuduğu eserlerin büyüsü kendini göstermiş ve bir anda edebiyata kaymıştır. 1954’te Oyun dergisini çıkarır. Artık yaşamında bir şeyler şekillenmeye başlamıştır.

Viyana’ya gider. Viyana Üniversitesi’nde Prof. Kindrermann’ın yanında felsefe ve tiyatro okur. 1955-56 yıllarında da Max Reinhardt Tiyatro Akademisi’nde eğitim görür. Yurda dönüşte İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü ve İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde tiyatro ve dramaturji derslerine girer. Asıl gözdesi olan tiyatroya ise 1960’tan itibaren eğilmeye başlar.

İstanbul’un 20 farklı semti

Bunlar, bir sanatçı biyografisi kaleme alınırken belki “olağan” görünebilir ama Haldun Taner olağan dışıydı! Bir kere kalemi son derece ustaca kullanırdı ve o kalem bir o kadar da renkliydi. Bu ustalığın temelinde ise iki ayrıcalık yatardı: İlki, İstanbullu olmasıydı şüphesiz. Yurt dışına gidiş gelişlerini saymazsak hep İstanbul’da yaşamıştı. Tıpkı hayatının tüm çocukluk, gençlik ve orta yaş yıllarını karmakarışık bir arka planda geçirmesi gibi İstanbul’un da adım adım nasıl değiştiğini gözlemleme şansı olmuştu. Dahası belli bir çevreden de bakmıyordu kente, İstanbul’un 20 farklı semtinde yaşamışlığı vardı.

1950’lerden itibaren yavaş yavaş başlayan kente göçle birlikte İstanbul’un nasıl kabuk değiştirdiğini, nasıl kendi içinde Anadolu’nun yedi iklim dört bucağını barındırmaya başladığını gözlemlemişti. Kentsoylu elit semtler de gözünün önündeydi suyun hayrat niyetine kurulmuş mahalle çeşmelerinden bakır kovalarla hanelere taşındığı derme çatma gecekondular da… İkincisi ise tıpkı çok iyi eğitim almış olmasıydı. Galatasaray Lisesi ile Fransızcaya, Heidelberg Üniversitesi ile başlayıp Alman Filolojisi mezuniyetiyle devam eden süreçle Almancaya hakimdi. Türkçesi zaten kusursuzdu!

Göç, yoksulluk, tiyatro, eğitim ve Brecht izleri

Haldun Taner, 1950’lerde bir şeye daha tanıklık etti: Kente göç ile birlikte işsizlik de artıyordu. İnsanların böylesi kitleler halinde geçim derdi içinde yuvarlanması bir sorunu daha beraberinde getiriyordu. Kültür ve sanat, git gide günlük yaşamın dışına itilmeye başlamıştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü’nde edebiyat ve sanat tarihi dersleri verip bir yandan da hem İstanbul Üniversitesi’nde hem de Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde tiyatro tarihi okuturken bunu çok daha net görmeye başladı. Çünkü Ankara’da da durum farklı değildi. O zaman şunu fark etti: Tiyatro, en iyi eğitim aracıydı! Uygarlığı, yurdun dört bir köşesine dağıtabilirdi. Kendi sözleriyle “okuldan çok daha kesin, çok daha kestirme, daha pratik, daha etkili… Çünkü diyelim ki üç duvarından bir tanesini açıyorsunuz. ‘İşte sahne’ diyorsunuz. Yahut da ortada oynanan sanat, orada oynanan şey, orada sunulan her şey hayatın bir kesimi. Hayatın, gerçekte olanından daha yoğunu, daha heyecanlısı, daha canlısı…”

Bu, Bertolt Brecht’in epik tiyatrosunun uygulamasıydı bir bakıma. Zaten Haldun Taner de Brecht’i “Brecht” yapan tüm o sürece tanık olmuştu. Hitler’in iktidara gelişinin ilk yıllarına yerinde, Avrupa’da tanık olmuştu. Ren bölgesinin işgalinde oradaydı. Faşizmin insanları nasıl usul usul, farkına bile varmadan ele geçirdiğini gözlemlemişti. İleriki yıllarda, adına faşizm denen bu hastalıklı yapının Türkiye’de de küçük küçük filiz verdiğini gördüğü zamanlar, yazdığı oyunların en ağır eleştiri ve hicivle donatıldığı yıllar olacaktı. Haldun Taner tiyatroda bütün bu oyunlarıyla bir yerde eğitimci yanını ortaya seriyordu. Eleştiri içeren oyunlarıyla, seyirciye “biz buyuz” derken genç seyirciye “biz buyuz ama sen böyle olma! Daha iyi, ileri, aydın, kültürlü, eğitimli ol!” demek istiyordu.

Haldun Taner hem İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü’nde hem de Ankara Üniversitesi DTCF’de dersler veriyordu.

Türkiye’yi anlatan 24 ayrı oyun

Haldun Taner eserlerinin özellikle tiyatro oyunlarının Türk tiyatrosu için bir dönüm noktası olduğunu söylemek mümkün. Hatta daha da önemlisi, çağdaş Türk tiyatrosuna kimliğini kazandıran, kişiliğini geliştiren, ona bir yön çizen yazarların başında gelir. Hepsi sahnelenmiş 24 oyun yazmıştır ve bunların her biri sadece Türkiye’nin o günkü gerçekleriyle değil Türkiye’nin dünü ve yarınıyla da dirsek teması içindedir.

Türk tiyatrosu söz konusu olduğunda, Haldun Taner’in bir misyonu daha vardı kuşkusuz. Tahminen o dönemde bu pek anlaşılmış değildi ancak üstat, Türk tiyatrosunun da kurtarıcısı oldu! Bunu ilk gören ise bir diğer çınar, Muhsin Ertuğrul’du. Ertuğrul, “Türk tiyatrosu ne zaman tıknefes olsa, Haldun Taner oksijen yetiştirir” cümlesiyle son derece yerinde bir tespitte bulunmuştu. Çünkü Haldun Taner oyunlarıyla Türk tiyatrosuna üç farklı dönemde üç farklı şekilde can simidi attı. İlk dönemde kaleme aldığı klasik tarzdaki benzetmeci oyunlarıyla hem yeni bir yazar oldu hem de sahnelenen oyunlara çeşitlilik kazandırdı. İkinci dönemde, müzikli epik tiyatro eserleri kaleme aldı ki Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım ama en çok da Keşanlı Ali Destanı o yılların ünü sınırlarımızı aşmış eserleriydi. Bu iki oyun, aynı zamanda bizden, kendi kültürümüzden beslenerek epik tiyatro yapma düşüncesinin somut örnekleriydi.

Keşanlı Ali Destanı ve ilkler

Keşanlı Ali Destanı yıllar içinde en çok yayımlanan tiyatro eserlerinden biri oldu.

Keşanlı Ali Destanı, aslında ilk önce İstanbul Operası’na verilmişti ama kurum, müzikleri bestelendiği halde Cemal Reşit Rey’in yeni bir düzenleme yapmasını uygun buldu. Haldun Taner, Yalçın Tura’nın bestelediği müziklerin hem eserin epik yapısına hem de konusuna uygun olduğunu belirtip düzenlemeyi kabul etmedi ve eserini geri aldı. Eser daha sonra böylesi dev bir kadroyu ve prodüksiyonu kaldıracak ikinci kuruma, Devlet Tiyatrosu’na sunuldu ama yine müzik konusuna takıldılar ve bestelerini Devlet Tiyatrosu’nun resmi bestecilerinden birinin üstlenmesini istediler. Haldun Taner yine reddetti ve eser de sahnelenemedi. Derken esere mütevazı bir ekip, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu talip oldu ve Keşanlı Ali Destanı ilk kez 31 Mart 1964 gecesi sahnelendi. Sonrasında da tam bir fenomen haline geldi. Birkaç yıl sonra yurt dışına da açıldı; Almancaya, İngilizceye, Fransızcaya, Çekçeye çevrildi, dünyanın dört bir yanında sahnelendi. O güne kadar yurt dışında Türk tiyatrosuna yaklaşım çok farklıydı: Bir grup, Türkiye’de tiyatro yapıldığını bile bilmiyordu. Diğer grup Türk tiyatrosu deyince hala geleneksel Türk tiyatrosu yani meddah, ortaoyunu vb. sahneleniyor zannediyordu. Üçüncü ve nispeten daha eğitimli kesim ise genellikle Doğu Bloku ülkelerinden çıkıyordu ve onlar da tiyatro eserleri yazan tek bir Türk tanıyordu, o da Nazım Hikmet’ti!

Brecht eserleriyle kıyaslama

Epik tiyatro ile birlikte Brecht etkisinin Avrupa tiyatrolarını derinden sarstığı yıllardı ve eserin özellikle Almanya ve İngiltere’de sahnelenmesi sonrasında eleştirmenlerin çoğu şunu gördü: Bir tiyatro eseri, Brecht gibi olmadan da epik olabilirmiş! Dahası vardı: Keşanlı Ali Destanı, herhangi bir Brecht eserinden daha sıcak, samimi ve neşeli bulunmuştu. Çünkü başardığı şey, epik tiyatro ile geleneksel Türk tiyatrosunun öğelerini harmanlamaktı.

Eserle ilgili en doğru tespit ise “Brecht ile Haldun Taner’in Epik Tiyatro Anlayışları” başlıklı doktora tezinde Albert Nekimken’den geldi: “Brecht, Üç Kuruşluk Opera ile kuşaklar boyu illüzyonist, Aristocu tiyatroya alışmış Avrupa seyircisini çok yadırgatmıştı. Taner ise Keşanlı Ali Destanı ile halkının hiç yabancısı olmadığı ortaoyunu, meddah, Karagöz gibi seyirlik oyunları ve tuluattan aldığı öğeleri çağdaş bir anlayış içinde yoğurarak, Brecht’ten çok farklı; hem yerli hem modern yepyeni bir epik üslup geliştirmiş ve bundan ötürü hemen benimsenmiştir.” Şu durumda Haldun Taner’in eserlerine Türkiye’ye has epik tiyatro oyunları denebilir mi? Kesinlikle evet! Hem şunu da unutmamak gerekir: Haldun Taner ve Keşanlı Ali Destanı, Gözlerimi kaparım, Vazifemi Yaparım gibi eserleri olmasaydı, epik tiyatro ülkemizde bu kadar hızlı benimsenemezdi.

Memleketin halini yansıtmak

Haldun Taner, demokrasiyi şöyle tanımlar: “Demokrasi, tolerans rejimidir. Başkalarını sabırla dinleme rejimidir. Alçakgönüllü olup hatalarını kabul etme rejimidir. Tartışmasız demokrasi olmaz! Tartışmaları, gerçeğe varma yolu saymayıp bir onur düellosu sayan hışırlar, gerçek demokrat olamazlar. Demokraside, el pençe divan durup boyun kırmak yoktur. Dalkavukluk, ‘evet efendim’cilik. ‘sepet efendim’cilik, ‘aynen keramet efendim’cilik yoktur! Demokrasi, zart-zurta hiç gelemez. ‘Bu budur, ben yaptım oldu’ sananların balonunu deler. Demokrasi, kuru bir etiket değildir. Demokrasi bir düşünce tarzıdır, yaşam üslubudur. Hasılı, demokrasi en güç rejimdir. Çünkü kültür ister, olgunluk ister, eğitim ister. Sade fikir özgürlüğü, söz eşitliği yetmez. O fikir ve sözlerde seviye de ister!”

Bu tanım, neden durup durup Türkiye için geçerli oluyor, neden Türkiye dönüp dönüp aynı tanıma muhtaç kalıyor bilinmez. Ama Haldun Taner’in döneminde de durum böyleydi ve ortama demokrasi değil, ne olduğunu pek de umursamadan demokrasiyi dilinden düşürmeyenler hakimdi. Haldun Taner tiyatro için üç ayrı dönemde, Türk tiyatrosuna üç farklı şekilde can simidi attığını söylemiştik. Üçüncü dönem de işte bu ortamda geldi. Bir yanda tiyatroyu eğitim aracı olarak kullanma arzusu, diğer yanda içi boşaltılan demokrasi kavramı ve yıl 1967…

Kafasını kuma gömen devekuşları için…

Tiyatroya gönül veren iki genç, Zeki Alasya ve Metin Akpınar’a bir teklifte bulunur Haldun Taner: Kabare tiyatrosu kurmak, kabare tarzı oyunlar sahnelemek… Oysa Alasya-Akpınar ikilisi “kabare” nedir, ondan bile habersizdir. Yarım saat içinde kabareyi anlatır ve birkaç gün içinde Haldun Taner, Zeki Alasya, Metin Akpınar ve Ahmet Gülhan ortaklığında Devekuşu Kabare Tiyatrosu kurulur. İlk oyun Vatan Kurtaran Şaban’dır. Yaptığı iş üstat için basittir aslında: Memleketteki siyaseti, siyasileri ve ülkenin tel tel dökülen yönlerini politik ve toplumsal taşlamayla kaleme alır, oyuna uyarlar. Nasıl ki epik tiyatro eserleri “bize özel”dir, kabare eserleri de yine bize özel olur elbette. Devekuşu Kabare Tiyatrosu ile 10 yıl süren ortaklığında, birbirinden vurucu oyunlara imza atar, memleketin o dönemdeki hali pür melalini halka gösterir, onları uyarır, uyandırır. Bir hücum, bir taşlama tiyatrosu olan kabare tiyatrosuyla ülkenin tolerans ve uygarlık derecesini de ölçer. Haliyle bazı oyunları, mesela Günün Adamı da sansüre takılır! Haldun Taner, 1969’da Münir Özkul ile Bizim Tiyatro’yu kurar; Sersem Kocanın Kurnaz Karısı ile Türkiye’deki tiyatronun kimlik arayışını ele alır. Eser, büyük başarı yakalar. 1979’de ise Ahmet Gülhan ile Tef Kabare Tiyatrosu’nu kurar ancak Tef’in ömrü 12 Eylül darbesi yüzünden uzun olmaz.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın Kadıköy Sahnesi, 1988 yılından bu yana Haldun Taner Sahnesi adını taşıyor.

 

Kelimelere özgürlük

Haldun Taner, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’da “Kelimelerle uğraşmayın dostlar, bari onlar özgürce yaşasınlar” der. Taner’in tiyatrosunda birincil amaç insanlara içinde yaşayıp fark etmedikleri aksaklıkları gösterip onları eğitmekse, ikincil amaç da budur işte: Kelimelere özgürlük! Türk tiyatrosu, Haldun Taner sayesinde epik tiyatro ile tanışır; onun eserlerinde epik tiyatro geleneksel Türk tiyatrosunun bileşenleri ile buluşur. Haldun Taner ile Türk tiyatrosu kabare tiyatrosu ile tanışır; mizah dergilerinde, köşe yazılarında yer alan eleştiri, hiciv, taşlama sahnelere taşınır. Haldun Taner oyunları sayesinde, tiyatro sanatı üniversitelerde bilim dalı olarak değerlendirilmeye başlar, tiyatromuz çağdaş tiyatro ile yakınlaşır hatta ilerleyen yıllarda sinema ve televizyon alanındaki eserler için de ilham kaynağı olmaya başlar. Ve yine Haldun Taner sayesinde, ilk kez bir Türk yazarın oyunu, Keşanlı Ali Destanı, yabancı dillere çevrilir, yurt dışında sergilenir, Türkiye’de ve tiyatro alanındaki ilerlemeyi dünyaya gösterir.

Teşekkürler beyefendi…

Haldun Taner, 7 Mayıs 1986’da kaldırıldığı Haydarpaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde (bugünkü Siyami Ersek Kalp ve Damar Hastalıkları Hastanesi) vefat etti ve Beylerbeyi Küplüce Mezarlığı’na defnedildi. 1988 yılında, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun Kadıköy sahnesine adı verildi. Milliyet Gazetesi ise 1987 yılından bu yana üstadın adına verilen bir öykü yarışması düzenliyor. 100’üncü doğum yılında da unutulmayan Taner’in bütün eserleri 2015’ten bu yana Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanıyor.

Yazının en başında, üstadın fotoğraflarında hep gülümsediğinden, gülümsemiyorsa bile gözlerindeki çocuksu coşkudan söz etmiştik. Haldun Taner, kimine göre dünyaya erken gelmişti ve biraz daha rötarlı gelse, Türkiye’deki sahne sanatlarına altın çağını yaşatacaktı. Kimine göre de erken gitti, biraz daha yaşasaydı, kim bilir Türk tiyatrosuna neler neler kazandıracaktı… Bana sorarsanız, Haldun Taner tam zamanında buradaydı ve tam zamanında ayrıldı. Çünkü tipik bir İstanbul beyefendisi gibi gelmesi, kalması ve gitmesi gereken zamanı biliyordu.

 

Paylaş!